Temmuz, 2008 için arşivler

Olimpik Ruh

Bildiğiniz gibi 2008 Pekin Olimpiyatları yaklaşıyor. Atletler altın madalya kazanarak tarihe geçmeye çalışacaklar falan filan. Beni deli eden konu ise NtvSpor’un tavrı. Günlerdir sürekli olimpiyatlarla ilgili yayın yapılıyor. Ne zaman açsam ya bir koşu ya bir bisiklet yarışı yada eski olimpiyatlardan görüntüler. Bir noktaya kadar güzel ama sanki başka birşey yapmıyorlarmış gibi geliyor. Futbolda sezon açılcak, takımlar transfer üstüne transfer yapıyor ama ntvsporda ses yok. Bir hazırlık maçı yayını yok. Olimpiyat diye diye futbolu boşladılar. Tabiki bir spor kanalının sadece futbola bağlı olmaması lazım ama bunu tutup da “futbol yayınlamıyoruz gençler” seviyesine getirince olmuyor. Sanırım ntvspor uzunca bir süre kumandamda geri sıralara düşecek.

Ayrıca E2 de yayınlanan komedi geceleri de baymaya başladı. Sürekli aynı standupcıların aynı gösterileri. 3’ten sonra bayıyor. Birtek gece verdikleri Conan O’Brian ve South Park ikilisi güzel. Onun dışında E2’de de iş yok. Family Guy bile sadece bir gün yayınlanıyor.

CNBC-E den hiç bahsemiyorum bile. Sanırım gelecek sezon da birsürü abuk diziyi yayınlayacaklar. Bir süre öncesine kadar hergün bir dizi takip eden ben de Rapid+Torrent ikilisiyle bilgisayarıma konuşlanıcam. Belki de laptop olur. Kısmet.

TercihMania 2008

Hepimizin bildiği gibi sınav zamanları geçti, sonuçlar açıklandı ve şimdi tercih zamanı. Sıralamalar, tanıtım filmleri, tv’ye çıkan öğretim üyeleri, tercih kılavuzu, üniversitelerin websiteleri, akıllı tercih motorları derken bendenizin beyni resetlendi. Tercihlerin bitmesine az bir zaman varken şuan elimde sadece 3ü imkansız 1i garanti 9 tercih var. 24 tercihi tamamlayamamaktan dolayı ÖSYM’ye karşı mahcup duruma düştüm.

Ayrıca herkesin değişik bildiği ama hiçkimsenin de tam olarak paylaşmadığı tercih sıralaması olayı da var. Herkes doğrusunu biliyor ama kimse sana söylemiyor. Sinir bozucu. Ben de kafama göre sıralıycam. Canımın istediği heryeri yazıp en sonunda nalbant olcam. Geçenlerde okuduğum bir haberde nalbantlık bölümünden mezun olanların işlerinin garanti olduğunu öğrendim. Bu çok ilginç, zira ülkenin %95i okurken doktor, mimar, mühendis falan olmak ister ama sonuçta işsiz kalırlar. Eğer ben de kariyerim konusunda sevdiğim iş ile çok para getirecek iş arasında seçim yapacak olsam daima sevdiğim işi seçerdim. Zaten çalışmaktan pek hoşlanmıyorum, eğer birde sevmediğim bir iş olursa çok kötü olur.

Birkaç gün içinde tercihimi netleştirip başvuruda buluncam, o zamana dek cya…

Salak olmak lazımmış…

İşte şimdi size paranın denklemini açıklıyorum. Önce değişkenlerimizi listeyeleyelim:

Bilgi = Güç

Vakit = Nakit (vakit yerine zaman diycem)

Şimdi fizik dersinden aşina olduğumuz temel güç formülü:

Güç = İş / Zaman

Değişkenlerimizi yerleştirelim:

Bilgi = İş / Para

Denklemden parayı çekersek:

Para = İş / Bilgi

İşte bu son denklemimizde bilgi ne kadar azalırsa para o kadar artıyor. İlginç değil mi? Hatta ironik.

Tekrar Online

Birkaç ay önce sitemi bir telaş içinde açtığımda, bir sunucu alma fırsatım olmamıştı. Ve bedava host sağlayan bir firmayı kullanmıştım. Geçen gün bu firmanın, sayfalarımın en altına bir kod eklediğini farkedince, artık birşeyleri değiştirme zamanının geldiğini farkettim. Zaten yavaş olan ve zaman zaman açılmayan, çoğunlukla MYSQL sunucusunun offline olduğu sunucudan gına gelmişti. Evet farkındayım sadece sebep arıyormuşum. Herneyse sonuçta artık daha güçlü bir sunucudayım ve umarım daha az kapanır sitem.

Farkettiğiniz gibi temamı da değiştirdim. Öbürü de güzeldi ama sanırım okurken biraz göz yoruyordu. Hem zaten bu yeni temayı daha çok sevdim. Tam Türkçeleştirmesini bitirmedim ama şu hali de yeterli olmalı. Ama herşeyden önemli olan bir bloga 3 aydan uzun süredir sıkılmadan yazıyorum. Alanadı yüzünden olmalı. Tüm taklitlerime selamlar burdan.

“TAKLİTLER SADECE ASLININ DEĞERİNİ ARTIRIR”

Parfüm Şişesi

Çok uzun süren bir ayrılıktan sonra, geçen gün tekrar gördüm seni. İlk başta tanıyamadım. Daha dikkatli bakınca kavradım. Herzamanki kayıtsızlığınla, neredeyse taş gibi duruyordun. Biraz eskimiş gibiydin, biraz yorgun. Ama sonra öyle bir an geldiki, ne kadar paha biçilmez olduğunu tekrar farkettim. Sen o parfüm şişesiydin.

Aradan geçen yıllar seni de eskitmişti besbelli. Son demlerine yaklaşmış, yanında halefinle beraber sabırlı bir şekilde bekliyordunuz. Yaklaştım, elime aldım. Hafiflemiştin, bitmeni istemiyorum. Bir an tereddüt ettim. Düpedüz kendine eziyetti bu. Mazoşist zevklerim yoktur ama bu dürtüye de karşı koyamıyordum. Yaşayacaklarımı düşündüm. Bir de sonuçlarını. Durum eşit. Eşitliği bozmak için bir şey daha bulmam lazım. Ama o zaman tarafsız olamam ki. Kararımı verdim. Seni yavaşça kaldırıp burnuma doğru yaklaştırdım. Tanrım bana yardım et. İşte başlıyoruz:

Gece saat 3. Sanki koca ilçede tek ben ayaktayım. Dışardan ara ara köpek havlamaları duyuluyor. Burdaki tek ses ise benim heyecanlı soluk alışlarım. Hava buz gibi, ufaktan bir titreme geliyor. Yavaşça ve ses çıkarmadan banyoya gidip yüzümü yıkıyorum. Aynadaki kişi benden çok farklı. Umarım gözlerimdeki bu şişkinlik iner. Yavaşça odama dönüyorum ve listemi çıkartıyorum. Plancıyım, herşey mükemmel olmalı. Yol için birşeyler atıştırıp üstümü giyiniyorum. Ve sen, vazgeçilmezim, imzam, sıkıyorum üstüme. Yol uzun, ama sonu güzel.

Herşeyi bir daha kontrol ettikten sonra yola çıkıyorum. O kadar mutluyum ki. Yürüyeceğim yol bana hiç uzun gelmiyor. Kulağımda o çalıyor: “Seni geri istiyor bu gönül, bu uykudan uyandır özümü, şu dünyada ayrılığın lüzumu, var mı gülüm bana söyle”. Yürüyorum, sokaklar benim, bir Allahın kulu yok etrafta. Uzaktan caminin mahyasının ışıkları boş yolda ve kaldırımda yansıyor. Sanki Güneşin üzerinde yürüyorum. Bir rüzgar esiyor ufaktan titriyorum. Gözlerim saatime ilişiyor bir an. Adımlarımı hızlandırıyorum. Yol uzun, ama sonu güzel.

Bekliyorum. Dakik bir insanım, önceden geldim bekliyorum. Otobüs garının servisi gelecek ve beni otobüse götürecek. Bekleyen tek ben varım. Hem zaten bu saatte insanın servis beklemesi için ya deli olması lazım yada aşık. İkisiyim. O, söylemeye devam ediyor: “Ayrılırken var ya, yüzüne bakamıyorum, demesi çok zor ya, elveda diyemiyorum”. Oturuyorum ve söyleyeceklerimi düşünüyorum. Herşey mükemmel olmalı. İçimdeki mutluluk dakika dakika artıyor ama her dakika da bu günden biraz daha götürüyor. Dur diyemiyorum. Zamana söz geçirilmez uzun zaman önce öğrendim ben bunu. Ama bu gün bana lazımdı. Her saniyesi, her dakikası, her sözü, her hareketi aklıma kazımam lazımdı. Bu günü aklıma kazımam lazımdı. Kolay mı? Bir ay hasret girecek araya yarın. Gözlerim saatime ilişecekken far ışıkları onları alıyor. Servis burada sonunda. Biniyorum, yol uzun ama sonu güzel.

Karayolundan hızla ilerliyoruz. Alışık değilim bu hıza ama bazen risk almak gerekir. Şöförü kutlayasım geliyor. Bir yandan da kaç dakika kaç saniye kalmış an be an hesaplıyorum. Lambalar ve yol çizgileri amansızca geçmeye devam ediyor. Sayıyorum duruyorum. Yanından geçtiğim binalar artık tanıdık, ufaktan tahmin yürütmeye çalışıyorum. Yollarla aram hiç iyi olmadı zaten. Radyodan yürek burkan nağmeler yükseliyor. Şöför de haklı, bu saatte bir deliyi gara taşımak yerine sevdiği insanlarla ya da en azından rahat yatağında olabileceğini biliyor. Belki de bu yüzden hızlı gidiyor. Hızlı giderek, bilmeden de olsa değerli zamanımı koruyor. Bugün bana hepsi lazm. Yol uzun ama sonu güzel.

Gardayım. Serde erkeklik var ya dışarda oturuyorum. Soğuk herzamankinden de soğuk. Titreme de artık ufak değil. Ama soğuktan titremiyorum ben. Heyecanlıyım, elimden alınan her saniyeyle daha da artan bir heyecan bu. Gözüm içerideki televizyona kayıyor, gözüm sıcak binayı isteyen vücudumun tercümanı adeta. TV ile alakası yok bunun. Oturmaya devam ediyorum. Etrafta insanlar birikmeye başlıyor. Vakit yaklaşıyor olmalı. Bu düşünce bile titrememi şiddetlendirmeye yetiyor. Allahım o kadar mutluyum ki.. Şu etrafımdaki insanlar, hatta koskoca dünya bile bunu anlayamaz gibi geliyor. Ben farklıydım, bu farklıydı. Öyle olmalıydı. O söylemeye devam ediyor: ”Her uzak şey gibi, öyle yalnız hayal, yalnız rahiya ve renk, şarkı halinde kal”. Otobüsün ışıkları bulunduğumuz yeri ve günümü aydınlatmaya başlıyor. Birazdan o otobüse bineceğim ve yola çıkacağım. Yol uzun ama sonu güzel.

Yüzüme buz gibi deniz havası vuruyor. Heyecanımı unutmuşum, bu sefer cidden soğuktan titriyorum. Martı sesleri su seslerine karışmış. Ufukta büyük büyük gemiler demirlemiş duruyorlar. Biz ise hızla ilerliyoruz. Arada etrafa bakıp çeşitli hayatlara gözlemci oluyorum. Öğrencisi, ebeveyni, çalışanı, misafiri, birçok hayat devam ediyor ama bunlar bu faninin umrunda bile değil. Zaman zaman merak bile ediyorum benimki gibi bir amacı olmadıkları için neden hala yaşıyorlar diye. Telefonumu açıyorum nihayet. Bir iki yere çağrı bırakıp, gelen mesajları okuyorum. Arada sırada gözümü telefondan kaldırıp ileriye bakıyorum. Amacım toprağı görebilmek. Koca denizin ortasında yer tahmini yapabileceğim binalar olmadığı için tek umudum toprak. Kalan zamanı tekrar hesaplıyorum. Her parçası değerli. Bir süre sonra kara görünüyor. Karayla birlikte heyecanım da ufukta beliriyor. Gidip yerime oturuyorum. Birazdan tekrar yolda olacağız. Yol hala uzun sayılır ve sonu da geciktikçe güzelleşiyor.

Uyuyakalmışım, telaşla uyanıyorum. Çok şükür daha vakit var. Kahretsin daha vakit var. Otobüs iki yanı da ağaçlık bir yoldan ilerliyor. Gözlerim saatlerde. Bir otobüsün saati bir kol saatim. Geçmiyor meret, ama geçmesini de istemiyorum. Yani bir noktadan sonra. Derken ilerde ağaçlıkların bittiğini farkediyorum. Aman Allahım gelmiş miydik? Ağaçlıkların tam olarak bitmesiyle kafamı sola çeviriyorum. Evet evet gelmişiz!! Bacaları görüyorum. Nükleer santral bacası bozması, daha çok bana geldiğimi belirten yapı. Titremelerim artık rahatça farkediliyor. Allahım kendimi kontrol edemiyorum. İçim, adını bilmediğim değişik duygularla dolup taşıyor. Elime boya fırçası verip duygularını anlat deseler bir gökkuşağı çizerim. O derece. Hayat doluyorum, hareket etmek, koşmak, bu lanet otobüste tıkılı kalmamak istiyorum. Otobüs yavaşça gara giriyor. Kafam manyaklar gibi hareket etmeye başlıyor, her yerde gözlerim seni arıyor. Otobüs yavaşça duruyor ve kapı açılıyor. Yol bitti, ve sona geldik.

İniyorum, kafamla olmasa da bu sefer gözlerimle etrafı tarıyorum. Neredesin? Senin için bunca yol geldim ben. Otobüsün ılık ortamından sonra sabah rüzgarı biraz daha titretiyor. Sanki yeterince titremiyormuşum gibi. Gözlerim hızla kalabalığı tarıyor, kendimi X-ray cihazlarına benzetesim geldi. Tanrım umarım böyle salak esprileri onun yanında da yapmam. Derken birdenbire görüyorum, dalga dalga kahverengi saçlar, evet bu o, yanılmama imkan yok, yanılamam. Kendimi serbest bıraksam elektrik çarpmış gibi dalgalanırım ama derin bir nefes alıyorum. Saçma sapan şeylere yer yok artık. Mutluluğum doruklarda. Yavaş ve emin adımlara sana doğru yürüyorum. Allahım, belki hasretten, belki de senin doğal halin, o kadar güzelsin ki sana doğru yürürken dengem kaybolur gibi oluyor. O masum gülüşün hala dudaklarında. Son bıraktığım gibi ağlamaklı değilsin bu sefer. Yaklaşıyorum, yaklaşıyorum.. Onca günün hasretiyle sarılıyorum. Binlerce şeyin sözsüz anlatımı bu. Uzak kalındığı için edilen onlarca kavga, dökülen tonla gözyaşı ve diğerleri. Hepsi bit
mişti artık. Gözlerin yaşarıyor, bende dayanamayacak gibiyim, yüzün sırılsıklam. Islak bir öpücük ve tekrar uzun bir sarılma… İşte son…

Ve gerçek… Hayal olamayacak kadar bile güzel bir anıdan sonra, gerçek olamayacak kadar gerçek bir gerçekliğin içinde kendimi, elimde parfüm şişesi, hıçkıra hıçkıra ağlarken buluyorum. Bu da, her yıl seni kaybettiğim gün, o zamanları unutmamak, yaşatmak, ve seni, o tatlı bakışını, ıslak öpüşünü, sıcaklığını ve bana hissettirdiğin iyi veya kötü bütün duyguları hatırlamak için kendime yaptığım bir işkencedir, Çiçek Perisi..

Yol artık her zamankinden daha uzun ama sonunun güzel olduğunu biliyorum… Son’da görüşürüz…

Bir meslek olarak öğrencilik..

Bu senenin ÖSS sonuçları, değişik tartışmaları da beraberinde getirdi. Geçen senenin birincilerinin tekrar girip derece yapması ve içlerinden birinin söylediği dersanemin söz verdiği ödülü alamadığım için tekrar girdim sözü dersanelerin teşvik ve ödül sistemlerini mercek altına almamıza neden oldu.

Ben şahsen birçok dersanede bulundum ve çok önceleri de VIP muamelesi görmüştüm. Çeşitli indirimler ve özel ilgi masum görünür ve çok erkenden başlar. Ama iş gelip de ÖSS sonuçlarına dayandığı zaman ortam biraz çirkinleşiyor. İki dersaneyi birbirine katıp %100 burs alan, bonservisi elinde futbolcu ruhlu arkadaşlarım oldu.

Ama günümüzde eğitim sınav ve dersane üçgeni, kendi üçgenlerinin dışına çıktı. Hemen her dersanenin caddeye veya sokağa bakan yüzünde bir pankart. Bilmemne birincisi, ilk bilmemkaça x kadar öğrenci soktuk vs. Bunu iyice abartıp “Maltepe 17.si bizden çıktı” veya “İlk 1milyonda 500 öğrencimiz var” demeye getirecek kadar “ticarethane” dersaneler de mevcut. Bre salak zaten senin 500 öğrencin var hepsine barajı geçirtmişsin iş mi ki bu?

Birde ödüller var. Benim bildiğim kadarıyla (ki hiç almadım) birinciler dersanelerinden kapalı bir zarfta güzel bir meblağ alıyorlarmış. Eğer ismin tvlerde çok önlere çıkmışsa ki birsürü birinci olduğunda daima birileri biraz daha öndedir, dersane tüm basını davet edip araba laptop vs bişiler de verir. Ayrıca belediye ve özel kurumlardan alacağın burslar da toplamda asgari ücretten fazladır.

Bu duruma bakınca da şuanda Türkiye’de öğrencilikten kıyak meslek yok gibi duruyor. Çalışman gereken 80-90 konu başlığı mevcut ve bunu meslek ciddiyetinde yapan adama çok kolay gelecek derecede soruların bulunduğu bir sınav.

Burdan bütün işsiz ordusuna sesleniyorum. Öğrenci olun, en azından ödül kazanamasanız bile kültürünüzü geliştirirsiniz, daha iyi bir bölüm okuyup iş bulabilirsiniz etc…

Hiçbirşey için geç değilir…

Bekleyiş devam ediyor…

Yarın ÖSS sonuçları açıklanıyor. Herhangi bir umudum ve beklentim yok ama beklemesi cidden insanı yıpratıyor. Sınavdan sonra geçirdiğim yaklaşık 27-28 gün yaşayan bir ölüden farksızdım açıkcası. Şimdi düşününce farkediyorum ki kendim için hiçbirşey yapmamışım. Sınavdan önce buraya yazdığım hiçbirşeyi yapamamışım. Zaten plan insanı değilim ama insan bir tanesini becerir bari değil mi.

Yarın birçok şeyin başlangıcı ve sonu olacak. Alacağım sonucu ve sonrasında olacakların hiçbirini bilmiyorum ve kestiremiyorum ama kesinlikle şuankinden farklı olacağını biliyorum. Ayrıca sakalımı kesmemek için kullandığım sonuçların açıklanmasını bekliyorum mazereti de ortadan kalkmış olacak. Hani 17’sinde açıklanıyordu bu sonuçlar?? Hayal kırıklığı içerisindeyim.

Geçen gün izlediğim bir filmin hikayesi acayip tanıdık geldi ve araştırınca bunun hazırlıkta okuduğumuz “Great Expectations” olduğunu farkettim. Şans eseri kitap hala bende. Akmara gidip satmaktan çok üşendiğim baya belli değil mi? Bu arada “Bronze” da hala duruo. Ne yapıcam ben onları ya?? Herneyse, önümüzdeki birkaç gün o kitabı okuyor olucam. Hatırladığım kadarıyla Türk filmi tadında bişiydi. Herkes ölüyodu falan.

Ayrıca sene başındaki saç stilimi hatırlayan arkadaşlardan ricam bana kısa mı uzun saç mı yakıştığını sölemeleridir. O zamanki hale gelmelerine daha 5-6 ay var ve şimdiden bayıyolar beni. Kısa yakışıyor diyorsanız hiç kasmıcam.

Mutlu şeyler yazmak dileğiyle

Emre a.k.a “emrinho™”

Freekick Masters 2008

Bugün Ntvsporda Freekick Masters 2008 turnuvasını seyrettim. İlki 2004 yılında Ispanyada yapılan ve şuan Sivassporda oynayan Ugur Yıldırımın kazandığı turnuvanın bu seneki yarışmacıları gayet kaliteli isimlerdi ancak daha önceden geleceği açıklanan birçok futbolcu gelmedi ve gelen süperstarlar da iyi bir performans gösteremedi. Ayrıca organizasyon de felaketti.

Turnuvaya çağırılan Deco, Juninho, Fabiano, Mondragon gibi isimler gelmezken, gelenler arasında Ronaldinho ve Messi 0 çektiler. Hatta Ronaldinho bütün freekickleri baraja nişanladı. Messinin freekick attığını ilk kez gördük ve kaleciler arasından en iyisi tartışmasız Toldo’ydu. Ayrıca finallerde atılan 64 freekickin sadece 5 tanesinin gol olması garipti.

Finale Borgetti ve Marquez’in kalması zaten ne kadar kolpa bir turnuva olduğunu göstermiştir. Ayrıca finalde baraj kurdurulmadı ve 21 metreden direk kaleye şutlar çekildi. Saçma! Umarım bir dahakinde daha sağlam bir katılımcı kitlesi ve daha düzgün kurallarla güzel freekickler seyrederiz.

Zincir maillerin perde arkası

Zincir mailler benim internetle tanıştığım ilk günlerde bile varolmuş ve yapısını çok değiştirmeden hala devan eden bir hadise. Kimimiz nefret ediyoruz, kimimiz ise her geleni forwardlıyoruz. Fakat aslında neye alet olduğumuzu biliyor muyuz?

Zincir mailler genel olarak herhangi bir ürünün yada sitenin reklamını yapmak için, webmasterlar tarafından gönderilmesi başlatılan maillerdir. Genel olarak Türk insanının zayıf noktaları ele alınır. Bunlar:

Din: Coca Cola yazısı aslında Allahmış yada Afganistandaki din kardeşlerimize yapılan eziyet vb. Bunları zalim biri olduğum yada inanç taşımadığım için söylemiyorum. Sadece siz o mailleri forwardladığınızda orada hiçbirşey değişmeyecek.

Siyaset: Çoğunlukla AKP karşıtı mailler. RTE karikatürleri vb şeylerin olduğu mailler. Gene siz mail attıkça onlar iktidardan inmeyecek.

Acıma: Daima acil kan gereken bir hasta vardır. Son tarih geçse bile mail dolaşmaya devam eder. Ama gerçek şu ki; aslında hasta olan kimse yok. Sadece forwardlarla dönmesi gereken bir mail var.

Olayın iç yüzü ise şu; etkileyici bir içerikle mail hazırlanır. En dibine de herkese forward et diye not düşülür. Ardından elinizdeki tüm adreslere yollanır. Şimdi bekleme zamanıdır. Mail bir sürü insanı dolaşır ve size döner. Kesinlikle döner, dünya küçük. Daha sonra forward tarihindeki bütün mail adresleri artık sizindir. Mail adreslerini ister satabilir ki evet bunun da pazarı var isterseniz de kendi zırvalarınızla ilgili mail yağmuruna tutabilirsiniz.

Gerçek malesef bu. Inanın ki, ben internetin en tehlikeli pazarlamacılarıyla aynı ortamda bulundum. Sitelerine gelen ziyaretçileri koyun gibi sayıyla satan insanlar. Bazı numaralarını öğrendim ama bazen bilgisizlik de bir lütufdur. Bilmediğiniz sitelere girmeyin, zincir maillere alet olmayın.

Windows Live Installer ve sinir harbim

Genellikle siteme yazı yazmak için Windows Live Writer isimli aracı kullanırım. Siteme gidip, kullanıcı adı ve şifre girip, yazı yazma panelindeki javascriptlerin açılmasını beklemek gibi sadist zevklerim yoktur. Yani üşengeçim.

Ama bu aracın bir kurulum dosyası var ki, her seferinde sinirimi tepeme çıkarmıştır. Soldaki resimde de gördüğünüz gibi bu aptal program 4.6 MB büyüklüğündeki kurulum dosyalarını 5 dakika boyunca netten indirip kuramamış, üstüne üstlük daha da bekletmekte. Biraz düşününce mantıklı birkaç neden geliyor aklıma. Mesela alt tarafta duran ve yüklenmesini istemediğim bilimum Microsoft yazılımı. Burada sıkıntıdan patlarken “Ooo hadi Microsoftun benim için yaptığı mail okuma programını indiriyim bari” mi dediğimi zannediyorlar??

Açık bir şekilde seni bütün programları kurman için teşvik ediyorlar. Microsoftun başı daha öncede bu tarz şeyler yüzünden belaya girmişti. IE7 tarayıcısında varsayılan ayar olarak MSN Search bulunduğu için Google tarafından mahkemeye verilmişlerdi. Sanırım tekrar kaşınıyorlar.

Ama hepsini bir kenara bırakırsak, WLW bloglarınıza yazı yazmak için çok sağlam bir program. Eğer indirebiliyorsanız kullanın derim. Ararken yanına “rapidshare.com/files” ekleyin sizi direk rapid linkine ulaştırır.