17
Parfüm Şişesi
Çok uzun süren bir ayrılıktan sonra, geçen gün tekrar gördüm seni. İlk başta tanıyamadım. Daha dikkatli bakınca kavradım. Herzamanki kayıtsızlığınla, neredeyse taş gibi duruyordun. Biraz eskimiş gibiydin, biraz yorgun. Ama sonra öyle bir an geldiki, ne kadar paha biçilmez olduğunu tekrar farkettim. Sen o parfüm şişesiydin.
Aradan geçen yıllar seni de eskitmişti besbelli. Son demlerine yaklaşmış, yanında halefinle beraber sabırlı bir şekilde bekliyordunuz. Yaklaştım, elime aldım. Hafiflemiştin, bitmeni istemiyorum. Bir an tereddüt ettim. Düpedüz kendine eziyetti bu. Mazoşist zevklerim yoktur ama bu dürtüye de karşı koyamıyordum. Yaşayacaklarımı düşündüm. Bir de sonuçlarını. Durum eşit. Eşitliği bozmak için bir şey daha bulmam lazım. Ama o zaman tarafsız olamam ki. Kararımı verdim. Seni yavaşça kaldırıp burnuma doğru yaklaştırdım. Tanrım bana yardım et. İşte başlıyoruz:
Gece saat 3. Sanki koca ilçede tek ben ayaktayım. Dışardan ara ara köpek havlamaları duyuluyor. Burdaki tek ses ise benim heyecanlı soluk alışlarım. Hava buz gibi, ufaktan bir titreme geliyor. Yavaşça ve ses çıkarmadan banyoya gidip yüzümü yıkıyorum. Aynadaki kişi benden çok farklı. Umarım gözlerimdeki bu şişkinlik iner. Yavaşça odama dönüyorum ve listemi çıkartıyorum. Plancıyım, herşey mükemmel olmalı. Yol için birşeyler atıştırıp üstümü giyiniyorum. Ve sen, vazgeçilmezim, imzam, sıkıyorum üstüme. Yol uzun, ama sonu güzel.
Herşeyi bir daha kontrol ettikten sonra yola çıkıyorum. O kadar mutluyum ki. Yürüyeceğim yol bana hiç uzun gelmiyor. Kulağımda o çalıyor: “Seni geri istiyor bu gönül, bu uykudan uyandır özümü, şu dünyada ayrılığın lüzumu, var mı gülüm bana söyle”. Yürüyorum, sokaklar benim, bir Allahın kulu yok etrafta. Uzaktan caminin mahyasının ışıkları boş yolda ve kaldırımda yansıyor. Sanki Güneşin üzerinde yürüyorum. Bir rüzgar esiyor ufaktan titriyorum. Gözlerim saatime ilişiyor bir an. Adımlarımı hızlandırıyorum. Yol uzun, ama sonu güzel.
Bekliyorum. Dakik bir insanım, önceden geldim bekliyorum. Otobüs garının servisi gelecek ve beni otobüse götürecek. Bekleyen tek ben varım. Hem zaten bu saatte insanın servis beklemesi için ya deli olması lazım yada aşık. İkisiyim. O, söylemeye devam ediyor: “Ayrılırken var ya, yüzüne bakamıyorum, demesi çok zor ya, elveda diyemiyorum”. Oturuyorum ve söyleyeceklerimi düşünüyorum. Herşey mükemmel olmalı. İçimdeki mutluluk dakika dakika artıyor ama her dakika da bu günden biraz daha götürüyor. Dur diyemiyorum. Zamana söz geçirilmez uzun zaman önce öğrendim ben bunu. Ama bu gün bana lazımdı. Her saniyesi, her dakikası, her sözü, her hareketi aklıma kazımam lazımdı. Bu günü aklıma kazımam lazımdı. Kolay mı? Bir ay hasret girecek araya yarın. Gözlerim saatime ilişecekken far ışıkları onları alıyor. Servis burada sonunda. Biniyorum, yol uzun ama sonu güzel.
Karayolundan hızla ilerliyoruz. Alışık değilim bu hıza ama bazen risk almak gerekir. Şöförü kutlayasım geliyor. Bir yandan da kaç dakika kaç saniye kalmış an be an hesaplıyorum. Lambalar ve yol çizgileri amansızca geçmeye devam ediyor. Sayıyorum duruyorum. Yanından geçtiğim binalar artık tanıdık, ufaktan tahmin yürütmeye çalışıyorum. Yollarla aram hiç iyi olmadı zaten. Radyodan yürek burkan nağmeler yükseliyor. Şöför de haklı, bu saatte bir deliyi gara taşımak yerine sevdiği insanlarla ya da en azından rahat yatağında olabileceğini biliyor. Belki de bu yüzden hızlı gidiyor. Hızlı giderek, bilmeden de olsa değerli zamanımı koruyor. Bugün bana hepsi lazm. Yol uzun ama sonu güzel.
Gardayım. Serde erkeklik var ya dışarda oturuyorum. Soğuk herzamankinden de soğuk. Titreme de artık ufak değil. Ama soğuktan titremiyorum ben. Heyecanlıyım, elimden alınan her saniyeyle daha da artan bir heyecan bu. Gözüm içerideki televizyona kayıyor, gözüm sıcak binayı isteyen vücudumun tercümanı adeta. TV ile alakası yok bunun. Oturmaya devam ediyorum. Etrafta insanlar birikmeye başlıyor. Vakit yaklaşıyor olmalı. Bu düşünce bile titrememi şiddetlendirmeye yetiyor. Allahım o kadar mutluyum ki.. Şu etrafımdaki insanlar, hatta koskoca dünya bile bunu anlayamaz gibi geliyor. Ben farklıydım, bu farklıydı. Öyle olmalıydı. O söylemeye devam ediyor: ”Her uzak şey gibi, öyle yalnız hayal, yalnız rahiya ve renk, şarkı halinde kal”. Otobüsün ışıkları bulunduğumuz yeri ve günümü aydınlatmaya başlıyor. Birazdan o otobüse bineceğim ve yola çıkacağım. Yol uzun ama sonu güzel.
Yüzüme buz gibi deniz havası vuruyor. Heyecanımı unutmuşum, bu sefer cidden soğuktan titriyorum. Martı sesleri su seslerine karışmış. Ufukta büyük büyük gemiler demirlemiş duruyorlar. Biz ise hızla ilerliyoruz. Arada etrafa bakıp çeşitli hayatlara gözlemci oluyorum. Öğrencisi, ebeveyni, çalışanı, misafiri, birçok hayat devam ediyor ama bunlar bu faninin umrunda bile değil. Zaman zaman merak bile ediyorum benimki gibi bir amacı olmadıkları için neden hala yaşıyorlar diye. Telefonumu açıyorum nihayet. Bir iki yere çağrı bırakıp, gelen mesajları okuyorum. Arada sırada gözümü telefondan kaldırıp ileriye bakıyorum. Amacım toprağı görebilmek. Koca denizin ortasında yer tahmini yapabileceğim binalar olmadığı için tek umudum toprak. Kalan zamanı tekrar hesaplıyorum. Her parçası değerli. Bir süre sonra kara görünüyor. Karayla birlikte heyecanım da ufukta beliriyor. Gidip yerime oturuyorum. Birazdan tekrar yolda olacağız. Yol hala uzun sayılır ve sonu da geciktikçe güzelleşiyor.
Uyuyakalmışım, telaşla uyanıyorum. Çok şükür daha vakit var. Kahretsin daha vakit var. Otobüs iki yanı da ağaçlık bir yoldan ilerliyor. Gözlerim saatlerde. Bir otobüsün saati bir kol saatim. Geçmiyor meret, ama geçmesini de istemiyorum. Yani bir noktadan sonra. Derken ilerde ağaçlıkların bittiğini farkediyorum. Aman Allahım gelmiş miydik? Ağaçlıkların tam olarak bitmesiyle kafamı sola çeviriyorum. Evet evet gelmişiz!! Bacaları görüyorum. Nükleer santral bacası bozması, daha çok bana geldiğimi belirten yapı. Titremelerim artık rahatça farkediliyor. Allahım kendimi kontrol edemiyorum. İçim, adını bilmediğim değişik duygularla dolup taşıyor. Elime boya fırçası verip duygularını anlat deseler bir gökkuşağı çizerim. O derece. Hayat doluyorum, hareket etmek, koşmak, bu lanet otobüste tıkılı kalmamak istiyorum. Otobüs yavaşça gara giriyor. Kafam manyaklar gibi hareket etmeye başlıyor, her yerde gözlerim seni arıyor. Otobüs yavaşça duruyor ve kapı açılıyor. Yol bitti, ve sona geldik.
İniyorum, kafamla olmasa da bu sefer gözlerimle etrafı tarıyorum. Neredesin? Senin için bunca yol geldim ben. Otobüsün ılık ortamından sonra sabah rüzgarı biraz daha titretiyor. Sanki yeterince titremiyormuşum gibi. Gözlerim hızla kalabalığı tarıyor, kendimi X-ray cihazlarına benzetesim geldi. Tanrım umarım böyle salak esprileri onun yanında da yapmam. Derken birdenbire görüyorum, dalga dalga kahverengi saçlar, evet bu o, yanılmama imkan yok, yanılamam. Kendimi serbest bıraksam elektrik çarpmış gibi dalgalanırım ama derin bir nefes alıyorum. Saçma sapan şeylere yer yok artık. Mutluluğum doruklarda. Yavaş ve emin adımlara sana doğru yürüyorum. Allahım, belki hasretten, belki de senin doğal halin, o kadar güzelsin ki sana doğru yürürken dengem kaybolur gibi oluyor. O masum gülüşün hala dudaklarında. Son bıraktığım gibi ağlamaklı değilsin bu sefer. Yaklaşıyorum, yaklaşıyorum.. Onca günün hasretiyle sarılıyorum. Binlerce şeyin sözsüz anlatımı bu. Uzak kalındığı için edilen onlarca kavga, dökülen tonla gözyaşı ve diğerleri. Hepsi bitmişti artık. Gözlerin yaşarıy
or, bende dayanamayacak gibiyim, yüzün sırılsıklam. Islak bir öpücük ve tekrar uzun bir sarılma… İşte son…
Ve gerçek… Hayal olamayacak kadar bile güzel bir anıdan sonra, gerçek olamayacak kadar gerçek bir gerçekliğin içinde kendimi, elimde parfüm şişesi, hıçkıra hıçkıra ağlarken buluyorum. Bu da, her yıl seni kaybettiğim gün, o zamanları unutmamak, yaşatmak, ve seni, o tatlı bakışını, ıslak öpüşünü, sıcaklığını ve bana hissettirdiğin iyi veya kötü bütün duyguları hatırlamak için kendime yaptığım bir işkencedir, Çiçek Perisi..
Yol artık her zamankinden daha uzun ama sonunun güzel olduğunu biliyorum… Son’da görüşürüz…






